Kitap ya da Kuran : Yüce Allah tarafından vahiy yoluyla Hz. Muhammed (a.s)a Arapça olarak indirilen, bize kadar tevatür yoluyla nakledilen, mushaflarda yazılı olan, Fatiha Suresi ile başlayıp Nas Suresi ile sona eren ilahi kelamdır
- Kuran Arap dilinde indirilmiştir. Kuranın başka bir dile tercümesi Kuran sayılamaz. Kuran tercümesine dayanılarak hüküm çıkarılamaz.
- Kuranın gerek manası gerekse Arapça olan lafızları Allah katından indirilmiştir.
- Kuran tevatür yoluyla nakledilmiştir.
Kuran dini hükümlerin birinci kaynağıdır. Onun emir ve yasaklarına uymak her müslümanın birinci dereceden görevidir. Ancak Kuran bir kanun mecmuası olmadığı için emir ve yasaklara delaleti katî olabildiği gibi zannî de olabilir. Zanni olan hükümler üzerinde ihtilaflar olması da tabiîdir.
Kuran tevatüren nakledildiği için sübûtu katîdir. Ayetlerin varlığından şüphe edilmez. Ancak Kuranın hükümlere delaleti bazen katidir, bazen zannîdir. Birden fazla anlam ve anlayışa ihtimali olan ifadelerin bir hükme delaletleri kesin değildir
Kuran İslam hukukunun temeli ve ilk kaynağıdır. Fakat Kuranda hükümler genellikle icmalî tarzda ifade edilmiş, ayrıntılara girilmemiştir. Namaz, oruç, hac ve zekat gibi pek çok konu böyledir.
Bununla beraber miras ve aile hukuku ile ilgili bazı konularda ayrıntılar verilmiştir.
Kuranın ayrıntılara inmeden genel ve kapsayıcı hukuk prensipleriyle yetinmesi İslam hukukunun kıyamete kadar her devirde ve her şart altında insanların ihtiyaçlarına çözüm üretebilecek nitelikte olmasının garantisidir.
Akitlerin gereğinin yerine getirilmesini emreden ve işlerin danışma ve şûra ile yürütülmesini emreden ayetler böyle genel hükümler ihtiva eder. (Maide 5/1; İsra 17/34; Âli İmran 3/159; Şûra 42/38)
Kuranda çeşitli konularla ilgili fıkhî hüküm bildiren ayetlerin sayısı 6000 küsur ayetten sadece 250 kadardır. Bu ayetlerin de çoğu değişik yorum ve anlayışlara müsaittir. Kanun metinleri gibi kesin ve net hükümler koymaz. Fakat İslam hukukunun üzerine bina edileceği temel ilke ve prensipler Kuranda yer alır.
Buna göre anlaşmalara bağlı kalmak, ahde vefa göstermek, hak ve adaletten ayrılmamak, hile ve aldatmaya başvurmamak, yalandan, iftiradan, gösteriş ve israftan uzak kalmak, danışma ve istişareye önem vermek, karşılıklı rızayı esas almak... gibi hukukun temel ilkeleri Kuranda vurgulanmıştır.
Sünnet sözlükte; âdet, tarz, yol, sîret gibi anlamlara gelir.
Fıkıh usulünde sünnet; Hz. Peygamberden nakledilen söz, fiil ve takrirlerdir.
i-Kavli Sünnet:
Peygamberimizin çeşitli vesilelerle söylediği sözlerdir. Şu hadisler kavli sünnet örneği olarak zikredilebilir.
Ameller niyetlere göredir ve herkese niyetinin karşılığı vardır...;
Kim bir müminin bir dünya sıkıntısını giderip ona ferahlık sağlarsa, Allah da kıyamet gününde onun bir sıkıntısını giderir. Kim eli darda olan birine ödeme kolaylığı gösterirse Allah ona hem dünyada hem ahirette kolaylık verir. Kim bir müslümanın ayıbını örterse, Allah da onun dünyada ve ahirette ayıbını örter...
ii- Fiili sünnet:
Hz. Peygamberin yapmış olduğu fiillerdir. Onun abdest, namaz ve hac ile ilgili fiilleri bu gruba örnektir.
iii- Takrirî Sünnet:
Peygamber Efendimizin onay ve kabullerini ihtive eder. İki çeşittir. Ya sessiz ve tepkisiz onay verir veya onayladığını gösteren, gülümseme, başını sallama gibi bir işaretle onayını ifade eder.
i- Mütevatir Sünnet:
Her nesilde, yalan üzere birleşmeleri aklen mümkün olmayan bir topluluk tarafından rivayet edilen sünnettir. Eğer rivayetler tek bir lafız üzerinde ittifak etmişlerse, lafzî mütevatir; farklı lafızlarla aynı manayı ifade etmişlerse manevi mütevatir diye isimlendirilir. Hadislerde lafzî mütevatir nadir ise de manevi mütevatir oldukça fazladır.
ii- Meşhur Sünnet:
İlk nesilde bir veya iki râvîsi bulunduğu halde daha sonraki nesilde râvî sayısı tevatür derecesine kadar yükselen haberlere meşhur sünnet denir.
iii- Âhâd Sünnet:
Râvî sayısı tevatür derecesine hiç bir nesilde ulaşmayan rivayetlerdir. Sünnetin büyük bölümü Hz Peygamberden ahad haberlerle nakledilmiştir.
Sünnet İslam Hukukunun ikinci dereceden temel kaynağıdır. Kuran-ı Kerimde Peygambere itaat etmeyi emreden (Maide, 92; Nisa, 80; Al-ü İmran, 31; Nisa, 65; Ahzab, 36...) ayetler sünnete tabi olmayı gerekli kılmaktadır. Çünkü Hz. Peygamber Kuranı anlayan, yaşayan ve gerektiğinde açıklayan en güzel örnektir.
Fakat gerçekte neyin sünnet olduğunun tesbiti, Kuran ve Hadislerdeki mesajların ana gayelerinin bilinmesi ve Peygamber Efendimizin sözleri ve davranışlarının bu gayeler doğrultusunda anlaşılmasına bağlıdır.
Bütün mezhepler, Hz. Peygamberin sünnetinin, uyulması gerekli bir teşriî kaynak olduğunda müttefiktirler. Ancak Sünnetin tesbiti ve nasıl anlaşılması gerektiği konusunda ihtilaf vardır.
Ebu Hanife ve İmam Malik, yaşayan sünnete, Hz Peygamberden alınarak yaşatılan model davranışlara ve uygulamalara öncelik vermişlerdir. Fakat İmam Malik Medinede yaşadığı için çok fazla yaşayan sünnet malzemesine sahip olmuş Amel-i Ehli Medine ile ahad hadis çatışırsa Medine halkının amelini tercih etmiştir. Buna karşılık Ebu Hanife Kufede, bulunduğu yerin özellikleri sebebiyle daha az rivayet ve sünnet malzemesine ulaşabilmiş ve kendisine ulaşan rivayetleri daha ihtiyatlı kullanmıştır. Bu yüzden içtihatlarında dinin genel prensiplerini, diğer bir deyişle Kuran ve sünnetin bütününden elde ettiği genel kaide ve ilkeleri temel olarak kullanmış ve yeni problemleri çözerken, diğer imamlardan daha fazla, kıyas ve rey metoduna başvurmak durumunda kalmıştır
İmam Şafiîden itibaren sözlerle tesbit edilen hadisler sünnetin kaynağı olarak algılanmaya başlanmıştır. Bu durum her davranış ile ilgili bir rivayet bulma çabasını doğurmuş ve yaşayan sünnet anlayışı zamanla kaybolmuştur. Nitekim İmam Şafiinin talebesi Ahmed b. Hanbelin hadisler üzerinde yoğunlaşması ve rivayerlere dayalı bir metot oluşturması üzerine bazıları onu bir fakih olmaktan ziyade bir hadis alimi olarak kabul etmişlerdir.
Esasen hadis mecmuaları genel olarak İmam Şafiiden sonra sonra tedvin edilmiştir. Hadis rivayeti usulü dünyada eşi görülmeyen bir metot olmakla beraber ciddi bazı problemleri de içinde barındırmaktadır. Bu sebeple hem müçtehit imamlar devrinde hem de günümüzde sünnetin sübutu (varlığı), doğru anlaşılması ve bağlayıcılığı konusunda ciddi ihtilaf ve tartışmalar vardır.
Bu ihtilafların en aza indirilmesi ve kırıcı ayrılıkların ortadan kaldırılması, makâsıduş-şeria denilen dinin temel amaçlarının ve gayelerinin iyi anlaşılmasına, Kuran ve Sünnet nasslarının bu maksatlar doğrultusunda anlaşılmasına bağlıdır.
Sünnet Kurandan sonra ikinci kaynaktır.
Sünnetin getirdiği hükümler ya Kuranın hükümlerini teyit eder; veya Kurandaki bir hükmü açıklar; yahutta Kuranda hükmü açıklanmayan bir konuda hüküm koyar. Kuranla çelişen bir sünnet düşünülemeyeceği gibi, sünnetsiz bir Kuran da düşünülemez ve doğru anlaşılamaz.
Rasülüllahın fiilleri üç kısma ayrılır:
1-Hz. Peygamberin tabii, beşeri, alalâde işleri: Yeme, içme, giyinme, uyuma gibi tabii, insani davranışları, ve kendi görgü ve tecrübesine dayanarak yaptığı ticaret, ziraat, harp tedbirleri, hastalık tedâvisi gibi konulardaki davranışları uyulması gereken birer teşriî tasarruf değildir. Bunların örnek alınması ve uygulanması dini bakımdan gerekli değildir.
2- Hz. Peygamberin kendine mahsus fiileri: Teheccüt namazını farz olarak kılması, savm-i visal denilen birden fazla gün, arasında yemeden-içmeden oruç tutması ve dörtten fazla hanımla evlenmesi gibi. Bu konular ona mahsustur. Başkaları ona uyamaz.
3- Hz. Peygamberin teşriî (dini hüküm koyma ) nitelikteki fiilleri: Bu fiiller bir Kuran ayetini açıklıyorsa onun hükmünü alır, fakat müstakil bir davranış ise bakılır. Eğer vücûb, nedb, ibaha gibi şerî vasfı biliniyorsa ona uygun davranılır. Şerî vasfı bilinmiyorsa Allaha yakınlık anlamı taşıyıp taşımadıgı incelenir. Taşıyorsa ona uymak müstehap sayılır. Taşımıyırsa, bu davranışlar ancak mubah diye isimlendirilebilir.
Muhammed (s.a.v.) ümmetinden olan müçtehitlerin, Hz. Peygamberin vefatından sonraki herhangi bir devirde şeri bir hüküm hakkında ittifak etmeleridir. İcmaın varlığından söz edebilmek için bir devirde yaşayan fakihlerin tamamının dini bir meselenin hükmü konusunda aynı görüş üzerinde birleşmeleri gerekir.
aa- Sarih İcma: Görüş birliğinin açıklanan görüşler ile bilinmesi
bb- Sükûtî İcma: Bazı müçtehitlerin açıkladığı bir görüşe diğerlerinin hiç bir itiraz etmemesi .
Sarih icma, ulemanın büyük çoğunluğuna göre kesin delil teşkil eder, ona uymak vâcip muhalif davranmak haramdır. Sükûtî icma konusunda ihtilaf edilmiştir.
İcmaın senedi Kitap, Sünnet, Kıyas veya Maslahat olabilir. Yani Kitapta veya Sünnette geçen bir konu üzerinde icma edilebilir, bunlara yapılan bir kıyas üzerinde icma edilebilir. Bu tür icmalar kesinlik arzeder ve değişmez. Ancak maslahat düşüncesi yani ümmetin menfaati esas alınarak varılan bir icma, menfaatlerin değişmesiyle değişime uğrayabilir.
Fıkıh kitapları incelendiğinde pek çok dini meselede icma bulunduğu yazılıdır. Ancak fukahanın belirlediği şartları taşıyan icma örnekleri azdır. Fıkıh kitaplarındaki icma ifadeleri bazen mezhebin kendi içindeki bir icmaı, bazen bir bölgedeki alimlerin icmaını, bazen de mühalifi bilinmeyen görüşleri ifade eder. İcma örnekleri genellikle sahabe döneminde meydana gelmiştir.
Kitap, Sünnet veya İcmada hükmü bulunmayan bir meseleye, aralarındaki illet birliği sebebiyle, bu kaynakların birinde yer alan bir meselenin hükmünü vermeye kıyas denir.
aa- Asl:
Hükmü nass veya icma yoluyla belirlenmiş olan mesele.
bb- Fer:
Hükmü nass veya icma tarafından belirlenmemiş olan mesele.
cc- Aslın Hükmü:
Asıl hakkında sabit olan ve kıyas yoluyla fera da uygulanmak istenen hüküm.
dd-İllet:
Asla ait hükmün konmasına sebep olan özellik. (Niçin sorusunun cevabı)
Mesela: Şarab içmek haramdır, çünkü insanı şarhoş eder.
Viski içmek, rakı içmek, bira içmek hakkında nass bulunmamakla birlikte şaraba kıyas edilerek haram hükmü verilir. Burada:
Şarap içme, asl;
Rakı içme, fer;
Haram, aslın hükmü;
Sarhoş etme, illetdir.
Bu kıyas işleminde kıyas yoluyla elde edilen ferin hükmü haram olmaktır.
Cuma saatinde alişverişin yasak olmasına kıyasla diğer muamelelerinde yasaklanması;
Üç kişiden ikisinin fısıldaşarak konuşmasının yasaklanmmasına kıyasla, farklı bir dille konuşmalarının yasaklanması... kıyasla verilebilecek hükümlerin örnekleridir.
Hükmün konmasını münasip gösteren durumu genellikle ihtiva eden açık ve munzabıt (istikrarlı) vasfa illet denir.
1- Zahir: açık; yani hemen ilk bakışta görülebilen kolayca anlaşılabilen olmalıdır.
2- Munzabıt: yani istikrarlı, kişiye ve durumlara göre değişmeyen, kararlı bir şekilde daima bulunan bir vasıf olmalıdır.
3- Hüküm için münasip olmalıdır
4- Kâsır, yani geçissiz, asla mahsus olmamalıdır.
Hikmet: şeri bir hükmün konmasını uygun gösteren durum; veya o hükmü koymakla amaçlanan sonuç, güdülen gaye ve menfaat demektir. Allah Hakîmdir her şeyi bir hikmet üzere yaratır. İlahi hükümlerin de birer hikmeti vardır ama bu hikmetleri her zaman kavrayamayabiliriz.
Kıyas ile verilen hükümler çoğunluğun kabul ettiği görüşe göre hikmete değil illete dayandırılır. Çünkü hikmet bazen gizli olabilir, anlaşılamaz; bazende istkrarsız olabilir kişilere ve durumlara göre değişebilir.
Mesela: Mesela Nisa Suresi 101. ayet yolculukta namazın kısaltılabileceğini beyan eder. Bu kısaltma hükmünün illeti nedir? Genellikle ilk akla gelen meşakkat olmaktadır. Fakat meşakkat zahir (açık) bir vasıf olmakla birlikte munzabıt (istkrarlı) değildir. Kişiye göre değişebilir. O halde bu meşakkati genellikle içinde barındıran zahir ve munzabıt bir bir illet aranmalıdır ki o da bizzat yolculuğun kendisidir. Çünkü her yolculukta az çok sıkıntı bulunur veya genellikle yolculuklarda sıkıntı bulunur. Meşakkatin giderilmesi ise illet değil, hikmet konumundadır. Bu sebeple her yolculuğun bulunduğu yerde namaz kısaltılabilir, fakat her meşakkatin bulunduğu yerde namaz kısaltılamaz.
Usulü fıkıhta teorik olarak durum böyle olmakla birlikte fıkıh kitapları incelendiğinde hem sahabenin hem de müctehid imamların hikmetle talilde bulundukları, yani hikmete göre hüküm verdikleri görülebilir. Zira, dini hükümler insanlar için bir fayda temin etmek veya bir zararı engellemek içindir.
İstihsan, güzel bulma, güzel görme anlamına gelen bir kelimedir.
Nasslarda veya örf, maslahat, zaruret gibi dinin delil olarak kabul ettiği diğer unsurlarda bulunan bir delil sebebiyle genel kurala veya kıyasa aykırı olarak hüküm vermektir.
Selem (para peşin mal veresiye satım akdi)akdi nass sebebiyle; istısna (zenaatkâra ısmarlanan bir şey için yapılan akit)akdi, icma, örf veya zaruret sebebiyle istihsanen caiz görülmüştür. Bunun gibi içine pislik düşen bir kuyunun bir miktar su çekmekle temiz sayılması, yırtıcı kuşların artığının temiz sayılması, kullanılan su ve süre bakımından belirsizlik olmasına rağmen hamamlarda yıkanmanın caiz olması, kitap, tabak gibi menkul eşyanın da vakfının caiz olması, unutarak yemenin ve içmenin orucu bozmaması... istihsanın örnekleri olarak zikredilmektedir.
Bu son örneği açıklayacak olursak; genel kurala göre bir şeyin rükunlarından biri terk edilince o şey yok kabul edilir. İmsak (yiyip içmemek) orucun rükunlarındandır. Fakat hakkında hadis bulunduğu için unutarak yiyip içme istihsanen orucu bozmaz kabul edilmiştir.
İstihsan, zahiriler dışındaki müçtehidler tarafından şerî bir delil olarak kullanılmıştır. Fakat bu isimlendirme Hanefi imamlara aittir. İstihsan kelimesinin kelime anlamının etkisiyle İmam Şafiî onu kullananları ağır şekilde eleştirmiştir. Fakat mezheplerin görüşleri inclendiğinde bu eleştirilerin yersiz olduğu anlaşılır.
Maslahat fayda-zarar esaslarına göre hüküm vermek demektir. Maslahatlar üç çeşittir.
1-Muteber maslahatlar (Mesalih-i mutebere): geçerli olduğu nasslar tarafından açıklanmıştır. Dinin, canın, aklın, neslin ve malın korunması gibi.
2- Mülğa maslahatlar (mesalih-i mülğa): nasslarla geçersiz kılınmış maslahatlar. Faizle para kazanma, kız ve erkek kardeşlere mirasta eşit pay verme gibi. Bunlar aleyhine ayetler vardır.
3- Mürsel maslahatlar (mesalih-i mürsele): Geçerli veya geçersiz olduğuna dair bir delil bulunmayan fakat insanlara bir menfaat sağlayan veya bir zararı def eden maslahatlardır.
Kuranın mushaf halinde toplanması, Hz. Ebu Bekirin Hz. Ömeri halef olarak göstermesi, Hz. Osmanın ana mushaf dışındaki mushafları yaktırması, Cuma için ikinci bir ezan okutturması, Hz. Ömerin, valisi Huzeyfeye Hristiyan hanımını boşattırması, fethedilen toprakları gazilere dağıtmayıp, haraç vergisi koyması, düşmanı yenebilmek için gerektiğide hayvanların ve ağaçların telef edilmesi, düşmanların kendilerine siper ettikleri müslüman esirlerin öldürülmesi...hep maslahat prensibine göre verilmiş hükümlerdir.
İnasanların fayda ve zararları yani maslahatları zamandan zamana değişebilir. Hüküm de buna göre değişir. Maslahat prensibi İslam hukukunun kıyamete kadar her zaman ve her yerde uygulanabilirliğini sağlayan en önemli delildir. Fıkıh tarihinde çok kullanılan bu delilin bugün de dini-hukuki meselelerimizin halledilmesinde çok önemli bir yer tutması kaçınılmazdır.
Mecellede maslahatla ilgili genel kaidelerden bazıları şunlardır:
Zarar izâle olunur (m.20), yani zararın giderilmesi esastır.
Zarar ve mukabele bizzarar yoktur (md.19), yani zarar vermek de yok, zarara karşılık zarar vermek de yoktur
Zaruretler menmu olan şeyleri mubah kılar (m.21), yani zaruret, yasakları geçici olarak ortadan kaldırır.
Zarar-ı âmmı def için zarar-ı has ihtiyar olunur(m26) yani genel zararı gidermek için özel zarar tercih edilir.
Zarar-ı eşed zarar-ı ehaf ile izale olunur (m.27), yani büyük zarar küçük zararla giderilir.
Ehven-i şerreyn ihtiyar olunur(m: 29), yani iki kötüden daha hafif olanı tercih edilir.
Meşakkat teysîri celbeder(m.17), yani zorluk, kolaylığı davet eder.
Hâcet umumi olsun hususi olsun zaruret menzilesine tenzil olunur.(m.32) yani insanların genel veya özel bir ihtiyacını giderebilmek için bu ihtiyaçlar zaruret gibi telakkî olunur. Hamamda yıkanma süre ve kullanılacak su miktarındaki belirsizli sebebiyle kıyasa uygun olmamasına rağmen ihtiyaca binaen tecviz edilmiştir.
Dinin kötü kabul ettiği kotülüklere veya zararlara giden yolları kapatmak ve vesileleri ortadan kaldırmak demektir. Buna göre harama götüren şeyler haramdır.
Şeddi zerai prensibini işletebilmek için fiilin genellikle ve çoğunlukla bir kötülüğe götürmesi gerekir. Mesela evlenilecek kıza bakmak, üzüm yetiştirmek, kötülüğe yol açabilecek de olsa caizdir, buna mukabil kafirlerin ilahına sövmek, Cuma namazı saatinde alışveriş yapmak, yabancı bir kadınla başbaşa kalmak, başkasının nişanlısını istemeye gitmek veya başkasının pazarlığı üzerine pazarlık etmek caiz değildir, yasaklanmıştır.
Hem nasslarda hem de ictihadla verilen hükümlerde bu prensip çok kullanılmıştır. Subjektiflik özelliği taşımakla birlikte ehli tarafından kullanıldığında maslahat prensibinin bir tamamlayıcısı olarak hukuka hizmet eder. Zira kötülüklerin ortadan kalkması sadece onların yasaklanması ile değil, onlara giden yolların da kapatılması ile mümkündür.
Mecellede defi mefâsid celb-i menâfîden evladır(m.30) yani, kötülüklerin önlenmesi menfaatların elde edilmesinden daha önceliklidir genel kuralı seddi zerîa prensibine göre hüküm vermenin temelini oluşturur.
İnsanların çoğunluğunun benimseyip alışkanlık haline getirdiği fiiller veya belli bir anlam için kullandığı kelimelerdir. Birincisine amelî örf, ikincisine kavlî örf denir.
Beyut-teâti denilen, hiçbir şey söylemeden yapılan alış veriş usulü fiili örfe; veled kelimesinin sadece erkek çocuk anlamına kullanılması kavlî örfe örnektir.
Örf, maruf ile aynı köktendir. Nasslarda açıkça belirtilmiş hükümlere aykırı olmadığı müddetçe örfe itibar edilir. Esasen hukuk sistemleri insanların örflerine dayanır. Müçtehid İmamlar pek çok meselede örfe göre hüküm vermişler ve örf değiştiği zaman da bu hükmü değiştirmişlerdir. Dolayısıyla örfe göre verilmiş dini hükümler örfün değişmesiyle değişir.
Mesela Hanefi imamları başlangıçta Kuran öğretimine para alınmasını caiz görmezken sonraları caiz görmüşlerdir. Çünkü önceki şartlar değişmiştir. Önceleri bu hayır hizmetlerini yürütenlere beytül-malden tahsisat ayrılırken sonraları ayrılmaz olmuştur. Yine Ebu Hanife şahitlerin tezkiyesine gerek duymayıp herkesi aslen dürüst kabul ederken İmam Muhammed toplumdaki bozulmanın neticesinde şahitlerin tezkiye edilmesine (dürüstlüklerinin araştırılmasına) karar verdi. Aksi takdirde yalancı şahitlik bir çok hakkın zayi olmasına sebep olabilirdi.
Hatta şayet bir nass örfe dayanıyorsa o örf değiştiği zaman o nassın getirdiği hükümde değişebilir. Mesela faiz işleyen mallar olarak hadiste arpa, buğday , tuz ve hurma keylî (ölçekle satılan) mallar olarak zikredilmiş ama daha sonra bunlar veznî (tartı ile satılan) mallar haline gelmiştir.
Örfün muteber bir şerî delil olarak kullanılabilmesi için yaygın ve istikrarlı olması lazımdır.
Mecellede örf ve âdete atıfta bulunan bazı maddeler şunlardır:
Âdet muhakkemdir(m.36). Yani âdete göre hüküm verilir.
Ezmanın teğayyürü ile ahkâmın teğayyürü inkar olunamaz(m.39). Yani zamanın değişmesiyle örfe dayalı hükümler değişir. Bu maddenin Zaman mekan ve şartların değişmesiyle, bunlara dayalı olarak verilmiş olan fetvaların da değişmesi kaçınılmazdır şeklinde olması daha anlaşılır ve hakikate mutabıktır.
Örfen maruf olan şey şart kılınmış gibidir(m.43). Yani muamelatta, örfen bilinen şeyler sözleşmeye konulmasa bile var kabul edilir.
İstıshab: Geçmişte sabit olan bir durumun değiştiğine dair bir delil bulunmadıkça-halihazırda varlığını koruduğuna hükmetmek demektir.
Buna göre eskiden var olan bir şey aksine delil bulunmadıkça halen var kabul edilir; eskiden bulunmayan bir şey ise aksine delil bulunmadıkça yok kabul edilir.
aa- ibaha-i asliyye istıshabı:
Aksine bir delil bulunmadıkça bir eşyadan faydalanma veya bir davranışta bulunmak mubahtır, caizdir helaldir.
Eşyada aslolan ibahadır cümlesiyle ifade edilen bu prensibe göre bir şeyin helal veya caiz olduğuna değil, haram veya yasak olduğuna delil aranır. Hakkında yasaklayıcı delil bulunmayan şeyler mubah, caiz ve serbestttir.
bb-Berâet-i asliyye istıshabı:
Delil bulunmadıkça hiç kimse suçlanamaz, sorumlu tutulamaz.
Berâet-i zimmet asıldır cümlesiyle ifade olunan bu prensibe göre kişi aslen suçsuz, borçsuz ve sorumluluktan arınmış kabul edilir. Kişiye bir borç veya bir suç isnad eden kişi bunu isbat etmek zorundadır. Yoksa suçlanan kişi kendisinin suçsuzluğunu isbat etmek durumunda değildir.
cc-Vasıf istıshabı:
Varlığı sabit olan bir hüküm, onu ortadan kaldıran bir delil bulunmadıkça var olmaya devam eder.
Şekk ile yakîn zâil olmaz şeklinde ifade olunan bu prensibe göre borçlu olan kişi, borcunu ödediğine dair bir delil bulunmadıkça borçlu olmaya devam eder, abdest aldığını bilen bir kişi, şüphe etse dahi, abdesti bozan bir durumun meydana geldiğini bilmedikçe abdestli sayılır.
İslam dininin, insanların dünya ve ahiret mutluluğunu sağlamak üzere getirdiği kuralların bütününe şeri hükümler veya ilahi hükümler denir. Şeri hükümler konuları itibariyle itikadî, ahlakî ve amelî olmak üzere üç ana gruba ayrılır. İtikadi hükümler iman esaslarıdır ve akaid, kelam ilimlerinin konusudur. Ahlaki hükümler nefsin eğitilip güzel ahlaklı bir insan yetiştirmeyi hedefleyen hükümlerdir ve ahlak/tasavvuf ilminin konusuna girer.
Ameli hükümler ise kişinin yaratıcısı ile ve diğer insanlarla davaranış yönünden ilişkilerini düzenleyen hükümlerdir. Allahın rızasını kazanmak için yapılan davranışlara ibadetler denir. İbadetler kulluk maksadıyla yapılır, artmaz eksilmez ve değişmez.
Fert ve toplumla ilişkilerimizi düzenleyen hükümlere muamelat (günümüzde hukuk denir)denir. Kuran ve Sünnet muamelatla ilgili hükümlerin temel ilke ve amaçlarını açıklamış ve örnek kabilinden bazı hükümler koymuştur. Fıkıhtaki muamelat ile ilgili ahkâm genellikle fakihlerin içtihatlarını yansıtır, zaman , mekan, durum ve şartların değişmesiyle değişebilir.
Öte yandan yeni meselelere, Kuran ve Sünnetle belirlenen ilke ve amaçlar doğrultusunda, yeni hükümler bağlanabilir.
Şeri hükümler iki gruptur. 1- Teklifi hükümler. 2- Vadî hükümler
Şâri bir şeyin yapılmasını kesin ve bağlayıcı bir tarzda istemiş ise bu talebin sonucu vücûb, yapılması istenen fiil ise vâciptir. Namaz kılmak, oruç tutmak gibi.
Vâcibin hükmü: Vâcibin mutlaka yerine getirilmesi gerekir. Yerine getiren sevabı, özürsüz terkeden ağır cezayı hak etmiş olur. Şayet kati bir delil ile sabit ise inkar eden kafir olur.
Hanefî mezhebi diğer mezheplerden farklı olarak yapılması gerekli olan davranışları iki kısma ayırmış, kesin delille emredilmiş olana farz, zannî bir delille emredilmiş olana ise vâcip demiştir. Buna göre beş vakit namaz, zekat, oruç, farz; vitir ve bayram namazı kılmak, kurban kesmek, namazda fatiha okumak vâciptir. Diğer üç mezhepte ise bunların çoğunluğu sünnet bir kısmı ise farz manasında vâciptir.
Şariin, mükelleflerin herbiri tarafından yerine getirilmesini istediği vâciptir. Beş vakit namaz gibi.
Şariin, yerine getirilmesini mükelleflerin herbirinden değilde hepsinden topluca istediği vâciptir. Yargı ve fetva görevlerinin yerine getirilmesi, Allah yolunda cihad, selama karşılık verme, şahitlik yapma, emri bil maruf ve nehyi anilmünker, tıp tahsili yapma, insanların ihityaç duydukları sanatları öğrenme gibi.
Bu görevlerin, toplum içinde birileri tarafından yapılması, diğerlerinden sorumluluğu kaldırır. Ancak bu görevlerin ifa edilmemesi veya eksik ifa edilmesi durumunda sorumluluk herkese kademeli olarak yayılır.
Şâriin yapılmamasını kesin ve bağlayıcı bir tarzda istediği fiildir. Şarap içmek, kumar oynamak, hırsızlık yapmak, zina etmek, yalan söylemek gibi.
Haramı belirleme yetkisi sadece Allaha ait olup, Hz. Peygamberin hadisleri bu konuda Allahın iradesinin beyanı niteliğindedir. Bu sebeble özellikle ilk devir İslam uleması hakkında açık ve kesin yasaklayıcı nass bulunmayan şeyler için haram lafzını kullanmazlar, bunun yerine mekruh, hoş değil, doğru değil, caiz değil gibi tabirleri kullanırlardı.
Şâriin, baştan itibaren, temelden, kendisinde bulunan ve hiç ayrılmayan bir zarar, kötülük ve pislik sebebiyle haramlığına hükmettiği fiillerdir. İçki içmek, kumar oynamak, zina etmek ve hırsızlık yapmak lizatihi haram örnekleridir.
Esasen meşru olduğu halde kendisi dışındaki bir sebepten dolayı haram hale gelen şeylerdir. Bayram günü oruç tutmak, Cuma ezanı okunurken alışveriş yapmak, çalınmış ekmek yemek gibi.
Şâriin yapılmasını kesin olmayan bir tarzda istediği davranışlardır. Mendup, Hanefilerin farz ve vâcip, diğer mezheplerin sadece vâcip diye isimlendirdikleri, yapılması zorunlu olan davranışlar dışındaki davranışların genel adıdır. Kuvvetliden zayıfa doğru değişik sıralamalar ve isimlendirmeler vardır. Hanefiler Sünnet, Müstehab ve Âdâb şeklinde bir sınıflandırma yapmışlar ve mendubu müstebab manasında kullanmışlardır.
Bu kısma giren sünnetler iki kısımdır. Birinci kısım dini vecibeler için tamamlayıcı nitelikte olan ezan ve cemaatle namaz gibi dinin şiârı niteliğindeki fiiler; bunlar kifâî vâcip gibi telakki olunur. Toptan terkedilmesi masiyettir. İslam toplumunun olduğu her yerde bu şiarlar korunmalıdır. İkinci kısım peygamberimizin çoğu zaman yapıp bazen terkettiği, sabah öğle akşam namazlarının sünnetleri gibi ibadet nevinden fiilerdir. Sünnet-i müekkedeyi yapan sevabını alır, terkeden cezalandırılmaz fakat kınanır.
Peygamberimizin bazen yapıp bazen terkettiği tâat nevinden fiiller. İkindi ve yatsının ilk sünnetleri, pazartesi ve perşembe oruçları gibi. Bunları yapan sevabını alır terkeden ise kınanmaz.
Peygamberimizin peygamber sıfatıyla değil bir insan sıfatıyla yaptığı beşeri davranışlarıdır. Beyaz elbise giymesi, saçını sakalını boyaması, yeme içme ile ilgili alışkanlıkları gibi. Hz. Peygambere olan sevgi ve bağlılığı sebebiyle bu davranışları yapanın sevab kazanacağı umulur. Terkeden kötü bir davranış yapmış sayılmaz ve kınanmaz.
Farz ve sünnetlerin dışında yapılması dinen güzel görülen davranışlardır.
Literatürde nafile, müstehab, mendub, âdâb ve sünnet kavramları bazen birbirlerinin yerine veya farklı seviyelerde kullanıldığı görülür.
Şâriin yapılmamasını kesin ve bağlayıcı olmayan tarzda istediği fiil ve ve davranışlardır. Bu tür davranışları yapanlar cezalandırılmazlar fakat bazen kınanırlar.
Hanefilerin anlayışında ise mekruh iki kısma ayrılır.
Yapılmaması kesin olarak istendiği halde, bu talep zanni bir delil ile sabit olmuşsa bu fiili işlemek tahrimen mekruhtur. (diğer mezhepler bunu haram içinde mütaala ederler). Vâciplerin terki, veya başkasının evlenme teklif ettiği kadına evlenme teklif etmek gibi. Bu davranışları yapan günahkâr olursa da inkar eden kafir olmaz.
Yapılmaması kesin olmayan bir tarzda istenen fiil ve davranışlardır. Güneşin batmasından az önce nafile namaz kılmak, soğan ve sarmısak yiyerek camiye gitmek gibi. Bu fiileri işleyenler ceza ve kınanmayı hak etmezler fakat üstün ve faziletli davranmamış olurlar.
Şâriin mükellefi yapıp yapmamakta serbest bıraktığı davranışlardır. Helal ve caiz terimleri de genelde bu anlamda kullanılır. Mubah olan davranışlar normal ölçüler dahilinde iken mubah ve caiz iken bu sınırlar aşıldığında harama kadar gidebilir. Mesela normal ölçülerde kişinin sevdiği yemekleri yemesi mubah, caiz ve helal iken, çok yemek veya imkanı varken yetersiz beslenmek mekruh, hiç yememek ise haramdır. İçinde haram işlenmeyen oyun ve eğlenceler mubah ve caiz, fakat hayatını oyun ve eğlenceyle geçirmek mekruh veya haramdır.
Dinen veya hukuken yapılmasına müsaade edilen fiil anlamında kullanılır.
İlk devir ulemasının ihtilaflı meselelerde haram ve helal terimlerini kullanmak yerine ihtiyatlı davranarak bence doğru değil, mahzurlu, sakıncası yok, çirkin, gibi terimleri tercih etmelerinin neticesinde fıkıh literatüründe caiz ve caiz değil kavramları yaygınlık kazanmıştır. caiz değil kavramı hem mekruhları hemde haramları içine alır.
Şeran izin verilmiş, hakkında bir kısıtlama bulunmayan anlamında ve aşağı yukarı mubah ve caiz kavramlarıyla eş anlamlı olarak kullanılır. Fakat dini literatürde genellikle haramın zıt anlamlısı olarak kullanılır.
Azimet: İlkten konmuş ve normal durumlarda her mükellefin uyması gereken aslî hükümdür. Farz, vâcip, sünnet, mubah, haram ve mekruh gibi her mükellefin normal durumlarda uyması gereken hükümlere azimet denir.
Ruhsat: meşakkat, zaruret, ihtiyaç gibi arızî bir sebeple azimet hükmünü terketme imkanı veren hafifletilmiş ve geçici hükme denir. Üç çeşit ruhsat vardır.
i- Haramı işleme ruhsatı: Ölmeyecek kadar domuz eti yemek, ölüm tehdidi altında Allahı inkar etmek gibi.
ii- Vâcibi terketme veya hafifletme ruhsatı: Hastaların namazı oturarak kılması, orucu kazaya bırakması, yolcuların orucu kazaya bırakması namazı kısaltarak kılması, yaralar üzerine meshetmek gibi.
iii- Genel kurala aykırı akit yapma ruhsatı: Selem ve Istısna akdi gibi. Kural olarak elinde olmayan şeyin satışı caiz değildir. Fakat selem (gelecekte olacak malı önceden satma) ve istısna (bir sanatkara iş sipariş etme), mevcut olmayan malların alım satımı da olsa ihtiyaca binaen caiz görülmüştür.
Şariin varlığını hükmün varlığı, yokluğunu da hükmün yokluğu için alamet kıldığı durumdur. Mesela vakit namazın, ramazan ayının girmesi orucun, satım akdi mülkiyetin intikalinin sebebidir
Bir hukukî sonucun varlığı kendi varlığına bağlı olan, ancak kendisini varlığı onun varlığını zarurî kılmayan ve onun yapısından bir parça teşkil etmeyen fiil veya vasıftır. Mesela namaz için abdest, nikah akdinde şahit şarttır.
Varlığı sebebe hüküm bağlanmaması veya sebebin gerçekleşmemesi sonucunu doğuran durumdur. Mirasçısını öldürme mirasçı olmaya, hayız ve nifas halleri namazın farz olmasına manidir
Bir ibadetin veya hukukî işlemin öngörülen bütün rükün ve şartlarını ihtiva etmesi durumudur. Böyle bir işleme sahih denir.
Bir işlemin rüknü ve unsurları tamam olduğu halde şatlarının eksik olması durumudur. Böyle bir işleme fâsit denir.
Bir hukukî işlemin rükün veya kurucu unsurlarından birinin eksik olması durumudur. Böyle bir işleme de bâtıl denir.
Fasit ve batıl ayrımı Hanefilerde vardır, diğer üç mezhep her ikisini aynı anlamda yani hiç bir hukuki sonuç ifade etmeyen, geçersiz anlamında kullanmaktadırlar.
Hanefilerde de ibadetlerde fasit ve batıl aynıdır. Secde, namazın rüknü, abdest ise şartıdır. Fakat eksik olduklarında namaz bir hüküm ifade etmez geçersiz olur.
Fakat hukukî muamelelerde batıl ve fasit farklıdır. Bâtıl akitler hiç bir sonuç doğurmazken fâsit akitler bazı hukukî neticeler doğurur. Mesela mahremle evlenme hiçbir hukuki netice doğurmaz, çünkü nikahın ana unsurlarından biri (taraflar) yoktur. Fakat şahitsiz nikah fasittir. Böyle bir evlilik ile kadın mehri hak eder, ayrılırsa iddet beklemesi gerekir ve nesep sabit olur. Fakat bu şekilde devam ettirilmesi caiz değildir. Bu akit sahih hale getirilebilir.
Dini hükümlerin yegane kaynağı Allahtır. Kuranda hükmün sadece Allah ait olduğu Enam: 57 ve62; Yusuf 40 ve 67; maide: 44. ayetlerde ifade edilmiştir.
Allahın hükümleri sadece rasülleri vasıtasıyla mı öğrenilir, yoksa akıl tek başına bu hükümleri idrak edebilir mi konusunda ihtilaf edilmiştir.
Mutezileye göre akıl, vahiy olmasa dahi, iyi ve kötüyü idrak edebilir ve kendilerine tebliğ ulaşmayan kişiler de iyiliği yapmak ve kötülükten kaçınmak zorundadırlar. Buna göre aklın iyi dediği Allah katında iyi kötü dediği ise kötüdür.
Eşariye göre iyi ve kötünün yegane kaynağı vahiydir. Akıl iyi ve kötüyü idrak edemez.
Maturidi ise bu ikisinin ortasında bir görüş ortaya koymuştur. Ona göre iyi ve kötünün (husün kubuh)asıl kaynağı vahiy olmakla birlikte akıl da bunların iyilik ve kötülüklerini anlayabilir. Fakat akıl vahye tabidir. Vahyin olmadığı/ulaşmadığı yerde akıl sadece Allaha inanmakla yükümlüdür.
Mükellef: dini hitapla yükümlü tutulan, düşünce, söz ve davranışlarına birtakım dünyevi-uhrevi, dini-hukuki sonuçlar bağlanan akli melekeleri yerinde (âkil) ve ergin (bâliğ) olan insan demektir. Mükellefiyetin temel şartı ehliyet sahibi olmak yani dini-hukuki sorumluluk taşımaya elverişli olmaktır.
Ehliyet, kişinin dini ve hukuki hükme muhatap olmaya elverişli oluşu demektir.
İslam hukukunda ehliyet kavramı, kişinin hak ve borçlarının sabit olması, dinî ödevlerle mükellef tutulması, hukukî işlem ve davranışlarının geçerliliği, toplumsal ve cezaî sorumluluk taşıyabilmesi gibi, değişik kademelerde farklı anlaşılması gerekir. Ehliyet vücub ehliyeti ve edâ ehliyeti olarak iki gruba ayrılır. Bu ehliyetin insan hayatının değişik evrelerindeki farklılıklarına göre de insan hayatı, cenin, çocukluk, temyiz, bulûğ ve rüşd şeklinde evrelere ayrılır.
Kişinin haklara sahip olabilme ve borç altına girebilme ehliyetidir. Bu unsurların her ikisine sahip olan tam vücub ehliyetine sadece birine sahip olan ise eksik vücub ehliyetine sahip olur.
Kişi sağ olarak doğduğu andan itibaren tam vücub ehliyetine sahip olur. Cenin ise eksik vücub ehliyetine sahiptir. Çünkü sağ doğması kaydıyla, miras , vasiyet, vakıf ve nesep haklarına sahip olur.
Edâ ehliyeti kişinin dinen ve hukuken muteber olacak tarzda davranmaya ve hukukî işlem yapmaya elverişli oluşu demektir. Edâ ehliyetinin temelini akıl ve temyiz gücü teşkil eder. Akıl ve temyiz gücü tam olduğunda tam edâ ehliyetinden, eksik olduğunda ise eksik edâ ehliyetinden söz edilir
Çocukların ve akıl hastalarının edâ ehliyetleri yoktur. İbadetlerle mükellef değildirler, yaptıklarından cezaî sorumlulukları yoktur ve yaptıkları hukukî işlemler geçersizdir, yok hükmündedir.
Kişinin iyiyi kötüden, faydalıyı zaralıdan ana hatlarıyla olsun ayırabilmesi demek olan temyiz, edâ ehliyetinin başlangıcıdır. Temyiz çağının başlangıcı çocuktan çocuğa değişmekle birlikte uygulamada kolaylık ve hukukî istikrar için tamamlanmış yedi yaş temyiz çağının başlangıcı kabul edilmiştir
Mümeyyiz çocuğun eksik edâ ehliyeti vardır. Bu yüzden hibe gibi tamamen zararına olan tasarrufları geçersizdir; hibeyi kabul gibi tamamen yararına olan tasarruflar geçerlidir; alım-satım gibi kâra ve zarara açık olan tasarrufları mevkuftur ancak kanunî temsilcisinin izni ile muteber olur. İbadetlerle yükümlü olmamakla birlikte yaparsa muteber olur ve sevabını alır.
Ergenlik çağına giren kişi tam edâ ehliyetine sahip olur. Ergenlik yaşı biyolojik olgunlukla (erkeklerde ihtilam olma, kızlarda âdet görme) belirlendiği için kişiden kişiye değişmekle birlikte alt ve üst yaş belirlemesi yapılmıştır. Alt yaş kızlarda dokuz erkeklerde oniki, üst yaş Ebu Hanifeye göre kızlarda onyedi, erkeklerde onsekiz; diğer imamlara göre her ikisi için onbeşdir.
Rüşd mâlî konularda tedbirli ve basiretli davranabilme kabiliyetidir. Ergenlik çağına giren kişiler aynı zamanda reşit sayılırlar. Ancak kişi bâliğ olduğu halde reşit olmamışsa dini ve cezaî ehliyeti tam olmakla birlikte mâlî tasarruflarla ilgili ehliyetine sınırlamalar getirilir.
Mükellefiyet dairesine giren hükümler dört grupta incelenir.
Belirli bir ferdin menfeatine bakılmaksızın toplumun menfeatini gerçekleştirmeyi ve toplumdaki kamu düzenini korumayı hedef alan hükümlerdir. İbadetler, cezalar, vergiler ve keffaretler sırf Allah hakkı olan fiiller olarak sayılır.
Fertler şahsî iradeleriyle bu tür yükümlülükleri kaldıramazlar.
Ferde has olan bir menfeatin korunmasını hedef alan hükümlerdir. Fertlerin mal üzerindeki hakları ve malî sonucu bulunan haklar bu bölüme girer.
Bu tür hakları hak sahibi olan kişi dilerse yerine getirilmesini ister, dilerse bir bedel karşılığında veya bedelsiz olarak hakkından vazgeçer.
Bu tür fiilerde ferdin hakkı bulunmakla birlikte kamu menfaati daha üstündür. İffetli kadına iftira cezası böyledir. Mağdure cezayı kendisi uygulayamaz veya cezayı düşüremez..
Bu tür bir fiilde Allah hakkı ağır bastığı için fert hakkından vazgeçse bile hüküm uygulanır.
Ferdin menfeatinin kamu menfatinden daha fazla olduğu fiillerdir. Kasten adam öldürme fiiline kısas cezasının uygulanması böyledir. Kamu menfeatini içermekle birlikte maktûlün yakınlarının hakkı daha üstündür. Bu yüzden onlar istemedikçe kısas cezası uygulanmaz ve ceza diyete dönüşür.
Dinî ve hukukî sorumluluk için kişinin edâ ehliyetine sahip olması şart olduğundan bu ehliyeti azaltan veya yok eden her kalıcı veya ârızî durum kişinin mükellefiyetini yakından etkiler.
Gayri mümeyyiz çocuk ve akıl hastaları dinen mükellef sayılmazlar. Uyku, unutma ve baygınlık hallerinde de mükellefiyet yokrtur. İkrah (zorlama altında kalma)belli şartlar altında kişinin sorumluluğunun ortadan kalkmasına sebep olur.
Çünkü İslam dininde kişilere yüklenen sorumluluk ile kişilerin bu sorumluluğu taşıma gücü arasında daima bir denge bulunur. Kuranda İslam tebliğinin rahmet ve merhametten ibaret olduğu (Bakara:178; Araf:52; Yunus:57; Enbiya:107), hiç kimseye gücünü üzerinde yük yüklenmeyeceği belirtilmiş (Bakara:286), hadislerde de mükellefiyetlerin vazedilmesinde tedriciliğin esas olduğu, insanların hal ve şartlarının gözetildiği, mükellefiyetlerin asgari sınırda tutulup kolaylığın esas alındığı vurgulanmıştır.
Bu yüzden ehliyet azalınca mükellefiyetin azalması; ehliyet ortadan kalkınca da mükellefiyetin ortadan kalkması yukarıdaki ilkelerin uygulaması mahiyetindedir.
Allah kimseye gücünün yetmeyeceği bir yük yüklemez diyen Bakara Suresi 286. ayetinden başka Bakara 185te Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez buyurulması; Maide 61de Allah üzerinize güçlük kılmak istemez buyurulması; Hz Aişenin Hz Peygamber iki şeyden birini seçmek dururmunda olsa mutlaka onların kolay olanını tercih ederdi buyurması; Hz.Peygamberin dini mükellefiyetleri ağırlaştırma temayüllerine her seferinde karşı çıkıp ikazlarda bulunması, İslam dininin, özü itibariyle herkesin kolayca uygulayabileceği ve tabii hayat içinde yaşayabileceğini bir din olduğunu göstermektedir.
Nitekim Peygamber Efendimiz;
-Çok soru sorarak mükellefiyeti artıran veya yorum alanını daraltanları,
-İbadetlerde aşırı giderek hayatın dengelerini gözetmeyenleri,
-İbadetleri işkenceye dönüştürenleri,
-Kolayı varken illaki zora koşmaya çalışanları kınamıştır.
Hz. Peygamberin Kolaylaştırın zorlaştırmayın, müjdeleyin nefret ettirmeyin îkâzına rağmen İslam tarihi boyunca mükellefiyetleri çoğaltma, sınırları daraltma ve dini hayatı zorlaştırma temayülleri olmuştur. Ancak bu temayüllerin, sahiplerine ve İslam toplumlarına zarardan başka getirisi olmamıştır.
İslam dininin getirmiş olduğu yükümlülükler kolay olduğu gibi müslümanca planlanan bir hayatta, hayatın tabii seyrini bozmayacak kadar da azdır. Maddi gıdamızı temin etmek için ayırdığımız kadar bir vakit manevi gıdamız olan ibadetleri yapmak için ayırdığımızda yeterli olmaktadır. En yoğun olan bir insan bile küçük bir ihtiyaç molasında farz olan ibadetlerini yerine getirebilmektedir
Sosyal hayatın diğer alanlarındaki sorumluluklar normal iyi bir insana hiç sıkıntı vermeyecek ve akıllı her insanın yapması gereken türden sorumluluklardır.
Peygamber Efendimize dini hükümler 23 yıllık bir sürç içinde tedrici olarak gönderilmiştir. İslam kişi ve toplumlarda daima mükemmele doğru bir yükselme hedefler. Allan insan tabiatımna tedriciliği koymuştur. Bebek doğduğunda yürümez, topu ayağına alan çocuk hemen profesyonel futbolcu olamaz. Allah dinini göndermede tedricilik uyguladığı gibi İslamı anlatma ve uygulama konumunda olan kişiler de fert ve toplum hayatında tedriciliği esas almalıdır.
İslam tek başına inziva hayatında yaşanacak bir din değildir. Aksine toplum hayatında ve toplumun içinde yaşanması esastır. İslam faydalıyı emreder, zararlıyı ise yasaklar. En yüksek fayda ise toplumsal fayda/kamu yararıdır. Toplumun menfaati ile ferdin menfaati çatıştığında toplumun menfaati üstün tutulur. Bu sebeple bir müslüman davranışlarında sadece kendi menfaat ve zararını düşünmemeli toplumun menfaatini daha üstün tutmalıdır. Zîrâ İslam hukuku da kamu yararını ferdi menfaatlere üstün tutar.
İslam ahkamının asıl amacı adaleti gerçekleştirmektir. Adalet her şeyi yerli yerine koymak ve herkese ve her şeye hak ettiği şeyi vermek demektir.
Bütün hukuk sistemleri esasında hak ve adaletin tecellisi için vardırlar. Bu sebeple İslam ahkamını anlarken ve uygularken asıl amaç ihmal edilmemelidir. Nassların zahirine bağlanıp kalarak veya geçmiş ulemanın, zamanında adaleti gerçekleştirmiş bir içtihadını aynen koruma çabasıyla adalet ihmal edilmemelidir. Zira adalet hukukun en üstün değeridir.
İçtihat: zanni olan şeri hükümleri tafsîlî delillerden elde etmek için olanca gücün sarfedilmesidir. Dini hükümler konusunda içtihada açık çok geniş bir alan vardır. Kuran ayetlerinin büyük bölümü delaleti zanni olduğu için, hadislarin ise buyük bölümünün hem delelati hem de subûtu zanni olduğu için içtihada açıktır.
Nasslar sınırlı hukuki meseleler sınırsız oloduğu için içtihad İslam hukukunun hayat damarıdır. İslam hukukunun insanların ihtiyaçlarına cevap verebilmesi ve değişik zaman ve mekanlarda uygulanabilmesi dinamik bir içtihat anlayışının işlemesiyle mümkündür. Her devirde az veya çok müçtehidler yetişmekle birlikte yeteri kadar müçtehid yetiştirmek müslüman toplumlar için farzı kifayedir.
Peygamber Efendimiz Muaz bin Cebeli Yemene vali olarak gönderirken, ona orada ne ile hüküm vereceğini sormuş, Muazın, Kitap ve Sünnetten sonra kendi içtihadıyla hüküm vereceğini ifede etmesi üzerine Allaha hamdederek hoşnutluğunu dile getirmiştir.
Hz. Peygamber (as) bazı konularda sesziz kalıp vahyi beklerken, birçok konuda kendi ictihadıyla hüküm vermiştir. Hatta bu içtihatlarında yanıldığında ilahî ikazla uyarılmıştır. Bazen de durum ve şartların değişmesiyle ictihadını değiştirmiştir. Kurban etlerinin saklanmasını ve kabir ziyaretlerini önce yasaklayıp sonra serbest bırakması bunun en güzel örneğidir.
Peygamberimiz Kuranı bir mushaf halinde toplatmadığı halde Hz. Ebu Bekr toplatmıştır. Hz. Ömer Vali olarak tayin ettiği Huzeyfenin bir Hristiyan kadınla evlendiğini duyunca ayetin iznine rağmen onu derhal boşamasını emretmiştir. Yine Hz. Ömer Sevad arazilerinin gazilere ganimet olarak dağıtımına karşı çıkmış ve dagıtmamıştır. Teravih namazının cemaatle kılınması yine onun içtihadıyla olmuştur. Sarhoşun boşamasını ve bir seferde üç talakla boşamayı ceza olarak geçerli sayması onun yüzlerce ictihadından ilginç örneklerdir.
Hz. Osman Medinenin genişlemesi sebebiyle Cuma için ikinci bir ezanın okunmasını emretmiştir. Peygamber Efendimiz buluntu develere ilişilmemesini ilişilmemesini söylemiş, Hz. Ebu Bekr ve Hz. Ömer zamanında da durum böyle devam etmiştir. Ancak Hz. Osman toplumda fesadın arttığını düşünerek buluntu develerin sahibi çıkmazsa satılarak parasının korunmasını istemiş, Hz. Ali ise satılmasını uygun bulmayarak develerin özel barınaklarda korumaya aldırmıştır.
Hz. Aişe, Peygamber Efendimizin Kadınlarınızı mescidlere gitmekten alıkoymayın ikazına rağmen daha sonra ortaya çıkan nisbeten kötülük ortamını kastederek Hz. Peygamber kadınların şu yaptıklarını görseydi onları mescidlere gitmekten alıkoyardı demiş ve bu yaklaşım gittikçe şiddetlenerek bazı zamanlarda ve bazı ülkelerde kadınların âdetâ evlere hapseedilmelerine kadar vardırılmıştır. Bugün kadın, hayatın bir çok alanında bulunmasına rağmen hâlâ camiyle arasında uzak bir mesafe vardır.
Fıkıh tarihine baktığımızda ümmetin ilk asırlarında taklit ve taassup diye bir problemin olmadığını görüyoruz. Çünkü ilimden nasibi olan herkes ictihada katılıyor ve nasibi olmayanlarda bunlardan herhangi bir görüşe uyuyorlardı. Mezhep imamları da talebelerini, görüşlerine değil delillerine uymaları konusunda ikaz ettiler. Ancak zamanla hem taklit hem de taassup kökleşti. Hatta, artık kimsenin içtihat yapamayacağını iddia edenler bile türedi. Bu anlayış gittikçe İslamı gündelik hayatımızdan çıkartıp ütopik bir din haline getirdi. Bugün hala İslam dünyası İslamı doğru anlama ve uygulama konusunda sıkıntı çekmektedir.
Her asırda müslümanların dini problemlerine çözebilecek kadar müçtehit alimler yetiştirmeleri farzı kifayedir. Yetiştirmedikleri takdirde hepsi günahkar olur. Nassların sınırlı meselelerin ise sınırsız olması, Nassların büyük çoğunluğunun yoruma/içtihada açık olması içtihadın gerekliliğin apaçık ortaya koymaktadır.
İlk üç asırda canlılığını koruyan içtihat hareketi, dördüncü asırdan itibaren duraklamasına rağmen insan ilşkilerinde çok fazla değişmeler olmadığı için sanayi inkılabına kadar İslam toplumlarını götürmüştür. Ancak sanayı inkılabından sonra üretim-tüketim ve insan ilşkilerinde meydana gelen hızlı değişmeler güncel ictihadların yapılmasını zorunlu hale getirmiştir. Günümüzde bilim ve teknoloji alanındaki başdöndürücü gelişmeler müçtehidleri her gün yeni yeni dini problemlerle karşı karşıya getirmektedir.
Hayatını İslama uygun olarak yaşamak isteyen insanların bu şartlar altında hen dine uygun hem de her türlü ihtiyacını karşılayabilecek şekilde yaşayabilmesi için içtihadın sürekliliğini ve güncelliğini koruması gerekir.
Günümüzde genel anlamda müçtehid olmak ve dinî her meselede içtihad edebilmek için temel şartlar şunlardır.
1- Kuran ve Sünneti anlayabilmek için iyi derecede Arapça bilmek.
2- Genel olarak Kuranı ve Sünneti bilmek
3- Fıkıh usulünü bilmek
4- Geçmiş fıkıh mirasını bilmek
5- İçinde yaşadığı toplumu ve çağın şartlarını iyi tanımak
Günümüzde toplu içtihat yapma imkanları artmıştır. İslam ulemasına bağımsız bir şekilde toplu içtihat yapabilme imkanları hazırlanmalıdır. Bu ortamlardan oybirliği ile veya çoğunluğun görüşü olarak ortaya çıkan içtihatların güvenilirliği daha yüksektir.
Şerî delilleri açıklarken de değindiğimiz gibi zaman, mekan ve şartların değişmesiyle içtihatların değişmesi tabii ve gereklidir. Bu değişimin örneklerini hem mezhepler öncesi dönemde hem de mezheplerin kendi içlerinde görmek mümkündür.
Dinin amacı hak ve adaleti sağlamak, insanların fayda ve maslahatlarını korumaktır. Sosyal değişmeyle insanların bir takım fayda ve maslahatlarının değiştiği, bir zamanda adalete uygun olan bir uygulamanın bir başka zamanda adaleti gerçekleştirmede yetersiz kaldığı bir vakıadır. İçtihadların bu vakıaya uygun olarak yürümesi tabiidir.
Lafzi yorum bir ayet ve hadisi her türlü bağlamından kopararak dilbilgisi ve mantık kuralları çerçevesinde bir kanun metni gibi anlamaya çalışmaktır.
Bu yorum türünün iki önemli sakıncası vardır:
1- Ayet ve hadisler kanun metinleri değildir ve bu amaçla sevkedilmemişlerdir. Bu yüzden orada bulunan kelime ve ifadeler çok daha farklı amaçlarla konulmuş olabilir.
2- Bir harekenin farklı okunmasının veya waw yerine fa bağlacının olmasının çok önemli hüküm farklarına yolaçtığı lafzî yorum kanun koyucunun asıl maksatlarını ihmal etmeye yol açabilmektedir. Hadisler bu açıdan daha dikkatli değerlendirilmelidir. Zira hadislerde manevi rivayet de söz konusudur. Yani râvî peygamber efendimizden duyduğu bir sözü kendi kelimeleriyle nakletmekte veya fiili yahut takriri sünneti nakleden hadislerde sözler tamamen râvîlere ait olmaktadır.
İlk dönem fakihleri nassları yorumlarken daha serbest davranırken usulü fıkhın kuralları yerleştikten sonra lafzi yorum gittikçe ön plana çıkmış ve lafızları doğru anlamak için lafızlarla ilgili çok detaylı bir ilim gelişmiştir. Fıkıh Usulü kitaplarında yaklaşık 100 sayfada anlatılan lafızlarla ilgili kuralları çok kısa bir özet halinde buraya alacağız. Ancak ilmin ayrıntılarda gizli olduğu unutulmamalı ve tafsilat için usul-ü fıkıh kitaplarına bakılmalıdır.
Tek başına sadece bir manayı ifade etmek üzere konmuş olan lafızdır. Hass şahsa ait olabilir: Ahmet Mehmet gibi; neva ait olabilir: Erkek, kadın, at, üç, beş gibi; cinse ait olabilir: İnsan gibi.
Hâssın konulduğu manaya delaleti katidir, kesindir. Ancak bir delil bulunduğunda tevil kabul eder. Mesela: Her kırk koyunda bir koyun vardır hadisinde kırk ve bir kelimeleri hasdır ve daha aza veya daha çoğa ihtimali yoktur. Ancak Hanefilere göre koyun kelimesi de hass olmakla birlikte zekatın amacı delil gösterilerek tevil edilebilir ve zekat olarak bir koyun verilebileceği gibi kıymeti de verilebilir.
Mutlak belirlenmemiş bir ferdi veya fertleri gösteren ve herhangi bir sıfatla kayıtlamamış olan lafızdır. Adam, adamlar, kitap, kitaplar, öğrenci, ögrenciler, kuş, kuşlar gibi.
Mutlak, onu sınırlayan bir delil bulunmadıkça ıtlakı üzere bırakılır, sınırlanmaz ve öylece amel edilir .
Mukayyed belirlenmemiş bir ferdi veya fertleri göstermekle birlikte herhangi bir sıfatla kayıtlanmış olan lafızdır. İmanlı adam, doğru sözlü kadınlar, kıymetli kitap, terbiyeli ve çalışkan öğrenci gibi.
Mutlakın mukayyede hangi durumlarda hamledilebilecegi konusunda ayrıntılı yaklaşımlar ve görüş ayrılıkları vardır
Bir şeyin yapılmasını isteyen kelimelere emir, yapılmamasını isteyen kelimelere ise nehiy denir.
Cumhûra göre emir vücuba yani emredilen şeyin vâcip/farz olduğuna; nehiy tahrîme yani nehyedilen şeyin haram olduğuna delalet eder. Ancak nassın içinde veya dışında bulunan karinelerle emr ve nehyin îcabı vâcip veya haram olmaktan çıkarak mendup veya mekruh haline gelebilir veya mubah olarak anlaşılabilir.
Tek bir mana ifade etmek üzere konmuş bulunan ve belirli bir miktarla sınırlı olmaksızın bu mananın gerçekleştiği bütün fertlere şamil olan lafızdır.
Başına her veya bütün kelimeleri getirilmiş isimler, marife olan tekil ve çoğul isimler, ismi mevsuller, şart isimleri, istifham isimleri, nefiy ve nehiyden sonra gelen nekra lafız genel anlam şfade ederler.
Genel anlamlı bir kelime bir delil sebebiyle tahsise uğrayarak içine aldığı fertlerin sadece bir bölümünü ifade eder hale gelebilir. Genel anlamlı sözcükler akılla, örf ve adetle ve nasslarda bulunan âmma bitişik veya ayrı bir sınırlama ile tahsis edilebilir.
Âmmın tahsis gördükten sonra delaleti zannidir. Ancak tahsise uğramamış âmmın delaleti konusunda cumhûr ile Hanefiler farklı düşünmektedirler. Cumhura göre umumu üzere kalmış olan âmmında delaleti zannidir. Hanefilere göre ise katidir. Bu yaklaşımın neticesine göre Hanefilere göre böyle lafızlar zanni delil olan hadislerle tahsis edilemez, diğer mezheplere göre ise tahsis edilebilir, çünkü ikisi de zannidir.
Ayrı ayrı birden fazla mana için konulmuş kelimelere müşterek denir.
Ayn: göz, casus, su pınarı, altın, mal, bir şeyin özü...
Kur: temizlik dönemi, âdet dönemi
Mevla: efendi, köle
Cariye: cariye, gemi
Müşteri: müşteri, müşteri yıldızı
Müşterek kelime birden fazla anlama ihtimali olan kelimedir ve ancak bir karine/emare bulunduğu takdirde bu anlamlardan biri tercih edilir.
Harici bir karineye ihtiyaç duyulmadan manaya açıkça delalet eden, fakat tevil ve tahsis ihtimaline açık olan ve kendisinden çıkarılan hüküm sözün asıl sevk sebebi olmayan lafızdır.
Ve ehallellahubeya ve harramer-riba ayetinde ehalle ve harrame lafızları zahirdir, fakat ayetin sevk sebebi haramlığı ve helalliği bildirmek değildir.
Hükmü: Aksine delil olmadıkça zâhir manaya göre amel etmek gerekir.
Manaya açıkça delalet eden ve kendisinden çıkarılan hüküm, sözün asıl sevk ediliş sebebi olan ama tevil ve tahsis ihtimaline de açık bulunan lafızdır
Ve ehallellahul-beya ve harramer-riba ifadesi, manaya açık şekilde delalet etmekte ve sözün sevk sebebi olan alışverişle faizin farklı muameleler olduğunu bildirmektedir.
Hükmü: Tevili gerektiren bir delil olmadıkça açıkça anlaşılan manaya göre hükmedilir. Nassın tevile ihtimali zahirden daha azdır.
Hükme açık bir şekilde delalet eden, tevil ve tahsis ihtimaline kapalı olan lafızdır.
Namuslu kadınlara zina isnadında bulunup, sonra (bunu ispat için) dört şahit getiremeyenlere seksen değnek vurun ayeti tevil ve tahsise ihtimali olmaksızın manaya açık ve kesin bir şekilde delaler etmektedir.
Hükmü: kesin olarak delalet ettiği manaya uymak gerekir, neshe açık fakat tevil ve tahsise kapalıdır.
Hükme delaleti açık, tevil, tahsis ve Hz. Peygamber döneminde dahi neshe ihtimali olmayan lafızdır.
Allahın Rasulünü üzmeniz ve kendisinden sonra hanımları ile evlenmeniz asla caiz değildir ayeti muhkem bir ayetttir.
Hükmü: kesin olarak delalet etiği manaya uymak gerekir. Başka bir manaya çekmek mümkün değildir. Neshe ve iptale de kapalıdır.
Tearuz (çatışma) halinde, muhkem müfessere, müfesser nassa, nass zahire tercih edilir.
Bir delile dayanarak lafzın zahir anlamından ayrılıp başka bir anlama yönelmektir.
Mesela:
Ey iman edenler namaza kaltığınızda yüzünüzü yıkayın... ayetinde namaza kalktığınızda namaz kılmaya karar verdiğinizde demektir.
Her kırk koyunda bir koyun vardır hadisini Hanefiler koyunun kendisi veya kıymeti olarak tevil etmişlerdir.
Buna da gücü yetmeyen alymış fakiri doyursun ayeti hanefilerce altmış fakir veya bir fakirin altmış gün doyurulması olarak tevil etmişlerdir.
Kapsamında bir çok fert bulunduğu ve bu fertlerden bir kısmına delaleti açık olmadığı için anlamında kapalılık bulunan lafızdır.
Sârık (hırsız) lafzının yankesici ve nebbaş(kefen soyguncusu) kelimelerine delalet edip etmediği hafidir (kapalıdır). İncelemeyle farklı içtihatlara varılmıştır.
Hükmü: İyice incelendikten sonra varılan içtihada göre amel etmektir.
Manası ancak karine ve emarelerin incelenmesi yoluyla anlaşılabileecek olan lafızdır. Müşkillik vasfı ortak anlamlı (müşterek) sözcüklerde bulunur.
Mesela: Nisâüküm harsün leküm fetû harsekum enna şitüm (Bakara.223) ayetinde enna kelimesi müşkildir. Çünkü hem keyfe hem de min eynemanasına gelir. Ancak karineler incelendiğinde keyfe manasına anlaşılması gerektiği görülür.
Boşanmış kadınlar, kendi başlarına (evlenmeden) üç kur süresi beklerler ayetindeki kur kelimesi hem âdet süresi hem de iki âdet arasındaki temizlik süresi anlamına gelir. Ancak karineleri inceleyerek Hanefiler üç âdet müddeti; Şafiiler ise üç temizlik müddeti beklerler kanaatına varmışlardır.
Hükmü: Varılan ictihada göre amel etmektir.
Sahibi tarafından bir açıklama yapılmadan manası anlaşılamayan lafızlardır. Salat zekat hac kelimeleri açıklanmadan önce mücmeldir. Ancak sahibi tarafından açıklanınca manası anlaşılabilir.
Hükmü: kendisi ile neyin kastedildiği açıklanıncaya kadar amel edilmez. Açıklanınca ya tam açıklanır müfessser olur, veya eksik açıklanır müşkil olur.
Manası dünyada kimse tarafından bilinemeyen veya bir görüşe göre ilimde üstün mertebe sahiplerince bilinebilen lafızlardır.
Hurufu mukattaa (الم , حم ,عسق gibi harfler) ve Allahın eli, yüzü, gözü gibi ifadeler müteşabihtir. Fakat bunlar ameli hükümlerle alakalı değildir.
Hakikat konulduğu manada kullanılan lafız demektir. Hakikat değişik tarzlarda olabilir. Luğavi hakikat: insan, güneş; şerî hakikat: namaz zekat; örfi hakikat: seyyare kelimesinin otomobil anlamında kullanımı, ref, nasb kelimelerinin ötre üstün anlamında kullanımları gibi.
Hakikatın hükmü, konulduğu mananın sabit olması ve bu manaya hükmün bağlanmasıdır. Hakikat mecaza tercih edilir.
Hakiki manasının kastedilmediğini gösteren bir alaka veya karineden ötürü konulduğu manadan başka bir manada kullanıldığına hükmedilen lafızdır.
Alaka: lafzı duyan kişinin zihninde lafzın hakiki manası ile kullanıldığı mana arasında kurulan bağlantı demektir. Alaka benzerlik ise buna istiâre denir. Alaka benzerlikten başka ise, cüzîlik küllilik gibi, mecaz-ı mürsel denir.
Karine: lafzın hakiki manasında kullanılmadığını gösteren belirti demektir.
Mecazın hükmü: Hakiki mananın anlaşılması uygun olmadığı durumlarda mecazî manaya göre hüküm verilir. Nitekim Mecelledeki genel kaideler de bunu gösterir.
-Kelamda aslolan manayı hakikidir. (md.12)
-Kelamın imali ihmalinden evladır. (md.60) Yani mümkün olduğu kadar bir anlam çıkartılır
-Manayı hakiki müteazzir oldukta mecaza gidilir. (md.61) Yani gerekli olmadıkça mecaza gidilmez.
İster hakikat olsun ister mecaz olsun çok kullanılması sebebiyle manası açıkça anlaşılan lafızdır.
Hükmü: söyleyenin niyeti araştırılmaksızın gereğiyle hükmedilir.
Kendisi ile kastolunan mana hemen zihne gelivermeyen ve kapalı kalan lafızdır.
Hükmü: söyleyenin niyetine veya hâlin delaletine göre gereği sabit olur.
Nassın ibaresiyle, gelişindeki asıl maksat olan veya ona tabi olarrak kastedilen hükme delalet etmesidir.
Meselâ ve ehallellahulbeya ve harramer-riba ayeti ibaresiyle birinci olarak alışveriş ve faizin farklı şeyler olduğunu, ikinci olarak ta alışverişin helal faizin haram olduğunu göstermektedir.
Nassın ibaresiyle doğrudan değil dolaylı olarak anlattığı hükme nassın işareti denir.
Mesela: oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılındı ayeti ibaresiyle, eşlerin oruç gecelerinde cinsel beraberliğine cevaz verirken; işaretiyle fecrin doğuşu esnasında cünüp olan kişinin orucunun geçerli olduğuna delalet etmektedir.
Gerekçe birliği sebebiyle nassda söylenen şeyden söylenmeyen şeyin de anlaşılmasıdır.
Mesela: Onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlanırsa onlara öf!bile deme, onları azarlama, onlara güzel söy söyle ayeti ibaresiyle ana-babaya öf!denmesinin haram olduğunu göstermektedir. Bu yasağın gerekçesi ana-babayı üzme ve eziyet vermedir. Dövme, sövme, hapsetme, yiyecek vermeme durumlarında bu gerekçe evleviyetle gerçekleşir. Bu durumda ayet nassın delaleti yoluyla bunlarında: haram olduğunu gösterir.
Nassın doğru anlaşılabilmesi için nassda olmayan bir kelimenin, varmış gibi takdir edilmesidir.
Mesela: analarınız kızlarınız size haram kılındı ayeti onları nikahlamanın haram olduğunu; Allah ümmetimden hatayı, unutmayı ve zorlanarak yaptıkları şeyi kaldırmıştır hadisi bunlarının günahının kaldırılmış olduğuna delalet eder.
Nassları yorumlarken sadece lafızların anlamlarıyla yetinmeyip Şariin o zamanki maksatlarını da göz önüne almak ve nassları ortaya çıktığı tarihi şartları içinde değerlendirmektir. Nassların anlaşılmaşında tarihi şartların mutlaka çok büyük önemi vardır. Ancak o nassları uygulamaya koyacağımız zamanın şartları da çok önemlidir. Çünkü biz o nasslarla bu günün problemlerini çözeceğiz ve bugünün insanına adâleti getireceğiz.
Nassları, lafızlarını ve ortaya çıktığı şartları ihmal etmeden Şâriin evrensel maksatları doğrultusunda günün şartlarına ve ihtiyaçlarına cevap verecek tarzda yorumlamaktır. Bu yorum tarzı illetleri (gerekçe) anlaşılabilen dini hükümler için uygulanabilir. Fakat illetleri akılla kavranamayan hükümler için lafzî yorum daha uygundur.
Yüce Allah Hakîm ve hikmet sahibidir. Emir ve yasaklarının bir çok hikmetleri ve maksatları vardır. Ancak bazı dinî hükümlerin illetlerini akılla kavramak mümkün değildir. Bu açıdan dini hükümler iki gruba ayrılır:
1- Taabbüdî hükümler:
İlleti akıl yolu ile kavranamayan hükümlerdir. Genel olarak ibadetler, had cezaları ve miras hükümleri gibi bir sayı ve miktarla belirlenmiş hükümler ile helal ve haram konuları taabüdîdirler.Taabbüdi hükümlerin illetleri kavranamadığı için bunlarda kıyas geçerli olmaz. Mesela namazların rekat sayıları, zina cezasının 100 sopa olması, mirasda erkek çocuğun payının kız çocuğun iki katı olması, domuz etinin haram olması...gibi hükümler taabbüdi kabul edilmektedir. Manası anlaşılamasa bile itaat etmek gerekir..
2- Muallel hükümler:
İlleti akıl yoluyla kavranabilen, yani niçin emredildiği veya yasaklandığı akılla anlaşılabilen hükümlerdir Genellikle muamelât hükümleri mualleldir. Muallel hükümlerde kıyas mümkündür ve geçerlidir.
Nasslarda aslolan muallel olmaktır. Gerek Kuranda gerekse Sünnette pek çok hüküm illeti (gerekçe, neden) ile beraber zikredilmiştir. Eğer bir dini hükmün illeti tesbit edilebiliyorsa o dini hüküm için şöyle bir kural söylemek mümkündür. Hüküm illeti ile beraber vardır veya yoktur, diğer bir tabirle illet varsa hüküm vardır illet yoksa hüküm yoktur. Mesela basit bir hüküm olarak elbisenin kollarının kıvrılmasının veya uzun elbiseler giyilmesinin yasaklanması verilebilir. Bu hükmün illeti bu davranışların gurur ve kibir için yapılmasıdır. O halde bunlar bu maksatla yapıldığında caiz değildir, fakat böyle bir anlam taşımadığında caizdir denilebilir.
Amaçsal yorum yapabilmek için öncelikle İslam hukukunun genel maksatlarını (makasıduş-şerîa) iyi bilmek gerekir.
Dini hükümler araştırıldığı zaman onların, insanların maslahatları etrafında döndüğü ve insanlara faydalı olanı sağlayıp zararlı olanı uzaklaştırmayı hedeflediği görülür. Bu ana ilke doğrultusunda insanların menfaat ve maslahatlarının hiyerarşik bir sıralaması vardır. Bu sıralama bir iki yönlüdür. Dinin korumayı hedeflediği beş temel değer, din, can , akıl, nesil ve mal olarak, bu değerlerin korunması için gerekli olan hükümler, önem ve kuvvet derecesine göre, zarûriyyât, hâciyyât ve tahsîniyyât olarak sıralanır.
Zarûriyyât toplumun varlığını koruyabilmesi için kaçınılmaz olan değerler demektir. Bu zaruri değerler şunlardır: 1- Din, 2- Nefis, 3-Akıl, 4-Nesil, 5- Mal. Bu değerlerle ilgili hükümleri şöyle örneklendirebiliriz.
*Dinin varlığı için Allah iman emredilmiş ve namaz, oruç gibi ibadetler farz kılınmıştır. Dini korumak için ise dine saldıranlara karşı cihad etmek emredilmiştir.
*Nefsin (can) varlığı için evlilik meşru kılınmış, canın korunması için ona yönelen saldırılara karşı kısas ve diyet gibi cezalar konulmuştur.
*Aklın korunması için onu bozacak ve zaafa uğratacak, içki ve uyuşturucu gibi şeyler haram kılınmıştır ve bunları kullananlar için cezai müeyyideler konmuştur
*Neslin (soy, ırz) korunması için evlilik meşru kılınmış ve zina yasaklanmıştır. Zina edenlere ceza tertip edilmiştir.
*Malın varlığı için, çalışıp kazanmak emredilmiş ve alım-satım, kira gibi işlemler meşru kılınmıştır. Malın korunması için de hırsızlık yasaklanmış ve yapana ceza konmuştur. Öte yandan aldatma, riba ve insanların mallarını haksız yere yeme haram kılınmıştır.
Hâciyyât, insanların yaşantılarını kolaylık içinde ve sıkıntıya düşmeden sürdürebilmeleri için muhtaç oldukları düzenlemeler demektir. Bunlar olmazsa hayatın düzeni bozulmasz ama insanlar zorluk ve sıkıntı ile karşılaşırlar. Mükellefiyetlere getirilen kolaylıklar ve beşeri ilişkilerde kolaylık sağlayan düzenlemeler haciyyattır. Mesela:
*İbadetler alanında su bulamayanın teyemmüm etmesi, yolcunun orucunu kazaya bırakması, namazını kısaltması, sargılar üzerine meshetme....
*Âdât ( normal ihyaçlara ait davranışlar) çerçevesinde avlanma ve temiz olan yiyecek ve içecekleri yeme helal kılınmıştır.
*Muamelat alnında genel kurala aykırı olan selem ve istısna akitlerine müsaade edilmiştir.
*Ukûbat alanında şüphe ile had cezaları düşürülmüş ve hata ile adam öldürmede katilin yükü hafifletilerek diyet borcu âkıleye yüklemiştir.
Tahsiniyyat, kâmil insan, üstün ahlak ve güzel davranış vasıflarına uygun düşen durumlar demektir. Bunların bulunmaması halinde hayatın düzeni bozulmaz ve insanlar sıkıntı içinde kalmazlar fakat hayatları çirkin ve nahoş görünür, güzel ahlaklı ve faziletli olamazlar. Mesela:
*İbadetlerde temizlik, setri avret,
*Âdât alanında temiz olmayan yiyecek ve içeceklerden sakınılması ve israftan kaçınılması,
*Ukûbat alanında işkencenin yasak olması ve harpte kadınların, çocukların öldürülmemesi gibi hükümler tahsiniyyat çerçevesine girer.
Makasıdın her nevisinin ayrıca tamamlayıcı hükümleri vardır. Mesela:
*Zaruriyyatta: dinin ayakta kalması için emredilen namaz, ezan ve cemaatle tamamlanmış; neslin korunması için konulan zina yasağı, zinaya götürücü yolların kapatılmasıyla ikmal edilmiştir.
*Haciyyatta: Yolculukta namazın kısaltılmasına cevaz verildiği gibi birleştirilmesine de cevaz verilerek bu ruhsat her türlü sıkıntıyı giderecek tarzda tamamlamıştır.
*Tahsiniyyatta: Sadaka vererek sevap kazanmak meşru kılındığı gibi malın iyisini seçerek vermek tavsiye edilerek bu hüküm tamamlamıştır.
Makasıd zaruriyyat, haciyyat ve tahsiniyyat şeklinde sıralanmaktadır. Bunların çatışması halinde zaruriyyat haciyyata, haciyyat tahsiniyyata üstün tutulur.
Bundan dolayı ihtiyaç ve zaruret halinde örtülmesi gereken yerlerin açılması caiz kılınmıştır. Mesela tedâvi için doktor avret yerlerini görebilir. Zira setri avret tahsiniyyattandır. İhtiyaç ve zaruret karşısında tahsiniyyata bakılmaz.
Leş yememek tahsiniyyattandır, Canın korunması ise zaruriyyattandır. O halde zaruret halinmde leş yenebilir.
Zaruriyyat kendi içinde de yukarıda sıralandığı şekilde alınması gerekir. Mesela: Can kaybına yol açma tehlikesine rağmen dinin korunması için cihad farz kılınmıştır. Çünkü dinin korunması daha önemlidir. Zorda kalan veya zorlanan kişi içki içebilir. Çünkü canı korumak aklı korumaktan daha önemlidir.
BİBLİYOGRAFYA
1- İslam Hukuk İlminin Esasları, Prof. Dr. Zekiyyuddin Şaban (ter. Prof. İ.Kafi Dönmez), T.D.V.yayını.
2- Fıkıh Usulü, Prof. Dr. Fahrettin Atar, M.Ü İlahiyat Fakültesi Vakfı yayını.
3- İslam Hukukunda Ahkamın Değişmesi, Dr. Mehmet Erdogan, İFAV yayını.
4- Sünnet ve Hadisin Anlaşılmasında Metodoloji Sorunu, Doç. Dr. Mehmet Görmez. T.D.V. yayını.
5- Sahabenin Sünnet Anlayışı, Doç Dr. Bünyamin Erul, T.D.V.Yayını
6- Hadisi Yeniden Düşünmek, Doç M. Emin Özafşar, Ankara Okulu Yayını.
7- İslam Hukukunda İctihad, Prof. Dr. Hayrettin Karaman, İFAV yayını.
8- İlmihal, (I.cilt s.141-180) İSAM Yayını